
DNA’daki tat tercihi izleri, obezite ve tip 2 diyabet riskine mi bağlanıyor?
Bazı insanlar tatlıları ve yağlı yiyecekleri daha kolay ararken, diğerleri aynı tür gıdalara karşı daha mesafeli kalabiliyor. Bu farkların salt alışkanlık ya da çevresel etkenlerden ibaret olmadığı, yeni ve ön bulgusu niteliğindeki bir genetik çalışmayla gündeme geldi. Araştırmacılar, tatlılık ve yağ yönelimini yansıtan belirli DNA varyantlarının, “aşırı lezzetli” olarak tanımlanan yiyeceklerin daha fazla tüketilmesiyle ve obezite ile tip 2 diyabet geliştirme olasılığının daha yüksek olmasıyla ilişkili olabileceğini bildiriyor.
Çalışmanın temel verisi, yaklaşık yarım milyon katılımcıdan oluşan UK Biobank’tan geliyor. UK Biobank, genetik verileriyle birlikte sağlık durumu ve beslenmeye dair soruların yer aldığı anketleri de içeriyor. Ancak araştırma ekibi, tat tercihini geniş ölçekte doğrudan ve standart bir biçimde ölçmenin zorluğunu vurguluyor. Bu nedenle ekip, katılımcıların kendi beyanlarına dayanan “tatlı” ya da “yağlı” gıda tercihleriyle, tat duyum özelliklerini tanımlayan duyusal veritabanlarını birleştiren bir yaklaşım kullanmış. Böylece, tercihler ile gıdalardaki tat nitelikleri arasında daha anlamlı bir köprü kurulması amaçlanmış.
Genom çapında ilişkilendirme çalışmalarında kullanılan yöntemlerden hareketle araştırmacılar, tatlılık ve yağ yönelimiyle bağlantılı olabilecek genetik işaretleri tespit etmeye çalıştı. Elde edilen bulgular, bazı genetik varyantların yalnızca bireysel seçim davranışlarını etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda metabolik hastalık riskine uzanan bir biyolojik zeminle de ilişkilenebileceğine işaret ediyor. Araştırmacılara göre, bu varyantlar hiperlezzetli gıdaların daha fazla tüketimine yatkınlıkla birlikte, obezite ve tip 2 diyabet duyarlılığını artırma yönünde sinyal verebilir.
Bu sonuçlar, genetik bilginin beslenme davranışlarıyla ilişkisini kurmaya yönelik giderek artan ilgiye yeni bir örnek olarak değerlendiriliyor. Yine de çalışma tasarımı ve bulguların “ön bulgu” düzeyinde olması, ilişkilerin nedenselliği doğrudan kanıtlamadığı anlamına geliyor. Genetik varyantlar tek başına bir kader belirlemez; çevre, eğitim, gelir düzeyi, erişilebilirlik, yaşam tarzı ve sosyo-kültürel faktörler beslenme düzenlerini güçlü biçimde şekillendirir. Bu nedenle araştırma, genlerin riskle olası bağlantısını tartışırken, bireysel düzeyde kesin öngörü veya klinik karar için kullanımı konusunda henüz erken olduğunu da düşündürüyor.

Geleneksel Diné yemekleriyle kalp yetmezliğinde acil başvuruların azalması: JAMA Internal Medicine’den randomize çalışma
Odak geri bildirimiyle tek düzlemde canlı hücrelerin 3B hareket takibi: yeni mikroskopi protokolü
Parkinson riskini açıklamaya aday ayrım: α-sinüklein agregaları SNpc ve VTA dopamin nöronlarını farklı elektriksel şekilde etkiliyor